31 Temmuz 2014 Perşembe

Haberci

Haberci Nedir?

Adalet Bakanlığı personellerinin internet üzerinden yazışmalarını sağlayan programa haberci denir. Arayüz itibariyle biraz değişmiş olsa bile bakanlık ile Microsoft arasında yapılan anlaşma gereği msn messenger alt yapısı kullanılarak bakanlığa özel bu yazılım yazılmıştır. Smiley, yazı tipi, profil resmi vb. Kısımları msn messenger ile birebir olmakla beraber konferans odası, bağlanılan sicile ait özellikler gibi eklemeler mevcuttur.

Haberci Nasıl Kullanılır?

Haberciyi kullanabilmek için öncelikle siciliniz ve şifreniz ile (şifreniz mail şifreniz ile aynı olur) giriş yapmalısınız. Daha sonrasında görüşme yapacağınız kişinin sicilini eylemler – kişi ekle menüsünden ab(sicil)@haberci şeklinde girerek kişiyi ekledikten sonra eklediğiniz sicilin onay vermesi gerekmektedir. Onaydan sonra bu program aracılığıyla karşıdaki kişiyle görüşme yapabilirsiniz.

Haberci Güvenli Midir?

Feyenord 1 - 2 Beşiktaş - Tebrikler Beşiktaş !

30 Temmuz 2014 Beşiktaş Feyenord Maçı

İzleyenler bilir, on numara bir maç oldu. Öncelikle takım tutmayan bir hanım olarak Beşiktaş 'ı tebrik ederim, bana 2,5 üstü seçimim ile kazandırdıkları liralar için ise ayrıca teşekkür etmekteyim.

Feyenord Hollanda 'nın köklü takımlarından birisidir ama özellikle bu sene ciddi manada sıkıntı çekebilirler çünkü sattığı, kiraladığı futbolcunun haddi var hesabı yok. Yokluklarını her geçen gün biraz daha fazla hissedecekler, şahsen benim banko takımlarımdan olan Feyenord 'a bu sene bahis konusunda güvenmemeniz çok iyi olacaktır zira sizi üzebilir bir kadroya sahipler. Bu karşılaşmada da bunu açık bir şekilde görmesek bile en azından hissettirdi.

Mustafa Pektemek ile öne geçen Kartal ilk yarıyı 1-0 önde kapattı. Tam bu sıralarda ben kuponu yırtacak mıyım hesaplarına başlamıştım. Fakat Atiba 'nın orta sahadaki dik duruşu ve Feyenord 'un skora katkıda bulunakmış gibi bir görüntü çizmesi beni umutlandırdı.Tam bu sıralarda Beşiktaş 'ın ikinci golü bulmasıyla iyice morallendiğim, tek gole umut bağladığım anlar geldi. Bu anlardan sonra kanser ettiren dakikalar başladı, kıvran kıvran bir hal oldum, dakika 90 olduğunda artık galibiyete bile sevinemeyecek durumdaydım çünkü kuponum tek golden yatıyordu ve ben çaresiz bir şekilde olanları izliyordum. Tam buraya kadarmış, bitti derken şimşek çaktı, Türkiye 'den bir takım deplasmanda oynayıp 2 gol atacak ve gol yemeden bu maç bitecek öyle mi? Oldu, siz takılın. 5 dakika uzatma verilmesi can çekişen birinin gözünü bağlayıp kulağına ümitli bir şekilde konuşmak gibi bir şey oldu. Ve penaltı ile ben kafayı tavana vuracak gibi oldum ki o kadar uzun olmadığıma şükrettim. Son dakikalarda gelen penaltı ile ben kurtuldum, Kartal ise turun rengini rövanşa bıraktı. Size skor vereyim sonraki maç 1-1 veya 2-1 Beşiktaş 'ın üstünlüğü ile bitecek, gider ayak tüyo verdim, yaşasın :)



Bu sayfaya gelen kullanıcılar feyenord beşiktaş 2014 maçı izle, golleri, seyret, özeti, geniş özet izle, kim golleri attı, tahminler, banko, maç sonucu, kadro, taraftarlar, tribün, taraftar gibi aramalar yaptı.

26 Temmuz 2014 Cumartesi

26 Temmuz 2014 Bahis Rehberi

26 Temmuz 2014 bahis rehberiniz olarak birkaç maç ele alacağız.

İlk maçımız düello olsun.

204 koduna sahip olan ve Manchester ile Real Madrid 'in düellosuna sahip olan maçı 0x2Ç olarak oynayabilirsiniz. zira Real 'den İnter'e en az 3 gol atmasını bekliyorum. Risk alacaklar direk 2 oynayabilir. Tabi bunun yanında İnter Real Madrid maçına da direk 2 oynayabilirsiniz.

195 koduna sahip olan Kopenhag - Nordsjaelland maçına ise 2-3 gol en mantıklı seçim olacaktır.

201 koduna sahip olan Sion - St Gallen maçına ise 1x0Ç açık girilebilir. Diğer seçim ise İY0 olabilir.


200 kodlu maç olan Rapid Bükreş - Steaua Bükreş maçından ise şahsen sürpriz beklemekteyim. 1x0Ç veya direk beraberlik değerlendirilebilir. Bankocu ve kasacılar için ise 3.5alt idealdir.

219 koduna sahip olan Santos - Chapecoense maçına direkt 1 oynamak oldukça mantıklı geliyor. Sistemciler H1 veya 1/1 'i değerlendirmelidir.

Brezilya Seri A 'nın diğer maçları;

Criciuma - Vitoria Bahia 2.5alt diyorum.
Cruzeiro - Figueirense 1/1 diyorum.
Bahia - Internacional 2.5alt diyorum.


Bu maçlar içerisinden aklınıza yatanları listenize eklersiniz artık, tutarsa yarı yarıya, tutmaz ise çaresizliğinde yalnızsın yiğido :) Bol şans.

Ziyaretçiler bu yazıya canlı maç izle, maç skorları, mobil skor, canlı sonuç, hd stream, seyret, watch live gibi aramalar yaparak gelmiştir.

E-Kitap Uygulamaları

Tereyağınınar bahçesinin içinde yedi bitirdi. Karnı iyice doymuştu. Tüfeğini aldı eline. Geri, yerine koydu. Sedefi doğan günün ilk ışıklarında maviledi, söndü, ipiledi. Uzun bir süre hiç kıpırdamadan, elleri yanlarına düşmüş, boynu sağ yana eğilmiş tüfeğe baktı. Tüfek yandı söndü. Anası avluda gidip geliyordu. Dünya güzeliydi. Gencecikti. Küçük bir kız çocuğuna benziyordu. Babası çok yaşlıydı, saçı sakalı aktı, şimdi olduğu gibi anımsıyor babasını... Anasının uzuuuuun saçları vardı, beline kadar inen. Herkes öyle söylüyordu, bu Çukurovanın, belki de dünyanın en güzel kadınıymış anası. Anasını istemeyen delikanlı yoktu şu koca Çukurovada. Anası bütün istekleri çeviriyordu. Oğlundan, biricik Hasanından ayrılmak istemiyordu. Anası gitse, Hasan burada kalacaktı. Hasanı amcaları anasına vermiyorlardı. Ana da oğlunu bırakıp kocaya varmıyordu. Kocaya varsa da başka köylere gitse bir daha Hasanı hiç mi hiç görmeyecekti.
(Sayfa 11)
Ceyhan suyu azalmış, gümüş pırıltısında akıyordu. Yarlarda gurruk kuşları ardındaydı. Hasan, sabahlardan akşamlara, akşamlardan sabahlara kadar gurruk kuşlarının deliklerinin ağzında bekliyordu. İnce gözenekli ağlar bulmuştu, onları yılan deliği gibi yara oyulmuş deliklerin ağzına torba gibi asıyor, delikten çıkan kuşlar da bu ağın içine düşüyorlardı. Hasan sukabağından yaptığı kafeslere koyuyordu bu mavi, som mavi kuşları. Durmadan, karşısına alıyor bu som mavi kuşları seyreyliyordu. Böyle bir mavi görülmüş değildi. Hasan yağmurcuk kuşu da dedikleri gurruk kuşlarını seyrederken mavi bir düş içine giriyor, maviler yayılarak, içi maviye keserek, bir esriklik içinde çoğalıyordu düşleriyle.
Kırlangıç hiç yakalanmaz, bu köy köy oldu olalı yalnız Hasan kırlangıç yakalamıştı. Hasan ne ediyor ediyor, her gün beş on tane kırlangıcı yakalıyor, bir ipe geriyor, böyle uçuruyor, akşam olunca da kırlangıçları, her zaman değil, ipe bağlı olaraktan göğe salıveriyordu.
Hasan Anavarzanın bir mağarasında kartal yavruları da
(Sayfa 12)
büyütüyordu. Hasan her sabah evden çıkıyor, ancak gün kavuştuktan sonra, göz gözü görmez olduktan sonra, ortalıktan el ayak çekildikten sonra köye dönüyordu. Her zaman da sedefli tüfeği elinde. Sedefli tüfeğini hiç bırakmıyordu.
Hasan arıların da, yılanların da, Anavarza yamaçlarındaki tekmil kuşların börtü böceğin de baş belasıydı.
Bu köyden de çok çok kaçmak istiyordu. Haftaya bir iki güne bir karşıya geçiyor, öteki köylere kadar yürüyor, sonra nedense, belki de korkudan, gerisin geri dönüyordu. Bir keresinde ta Kozan üstüne Farsağa kadar, bir çobana arkadaş olup gitmiş, sonra da geriye dönmüştü.
Ne yapacağını bilemiyordu. Bir şey biliyordu ki bu köyde kalmamalıydı. Ya da anası gitmeli bir yere... Anası anası gitmeli. Herkes anasına düşman. İnsan bu düşmanlık kendine de geçiyor, boğulacak gibi oluyordu bu köyde. Hiçbir şey için katlanılmaz böylesine bir düşmanlık ortasında. Büyük anası, halaları amcaları, amcalarının karıları, akrabaları, hiç kimse konuşmuyordu anasıyla. Öyleyse anası bu köyde ne duruyor. O kadar da güzel ki, o kadar da dünya güzeli ki... Anasının köyden salt kendisini bırakıp gitmemesi onun onurunu okşuyordu. Anasına karşı karmakarışıktı. Diyorlardı ki, anasını en genç amcası istiyormuş ama, anası da diretiyor, onu istemiyormuş.
İnanılmaz bir tedirginlikteydi Hasan. Bu yüzden de kendisini kuşlara, böceklere vurmuştu. Şu dünyada sarılacak bir canlı, bir dal arıyordu Hasan. Hasan olanı biteni hiç kimseye söyleyemiyordu. Öldürseler de söyleyemezdi. Hasanı sarmışlardı, kuşatmışlardı dört bir yandan. Bir türlü, ne yapsa, nereye gitse bu kuşatmadan kurtulamıyordu bir türlü. Başını taştan taşa vuruyor kuşatıldığı yerden, onu saran demir halkanın içinden bir türlü çıkamıyordu.
Her gün kaçmak, her gün mağaralar, kartallar, böcekler, yılanlar, her gün, her gün... Hiçbir çocuk arkadaşı da yoktu. Ya o çocuklardan kaçıyor, ya çocuklar ondan kaçıyorlardı. Salih vardı, vardı ama, Salih de hiç konuşmayan birisiydi. Daha iyi ya, varsın konuşmasın. Hasan ona konuşuyoor konuşuyor başını şişiriyordu çocuğun.
(Sayfa 13)
İnsanın, böyle hiç konuşmayan bir arkadaşı olması, bıkmadan usanmadan da onu dinlemesi ne iyi.
Hasan bir esriklikte, mavi yağmurcuk kuşunda, havada dönen kartallarda, çıngıraklıyılanlarda, bir de Salihte kendini unutmasa ölürdü.
Önce bir çıtırtı geldi dışardan. Babası kulak kabarttı, elindeki kaşık bir süre öyle kalakaldı. Anasına baktı, anası başını sofraya eğdi. Hasan her ikisini de izliyordu. Sonra babanın durmuş eli işledi, çenesi oynadı. Çıtırtı gittikçe yaklaşıyordu. Sonra birden kesildi. Geceydi, yer sofrasında baba, ana, oğul yemek yiyorlardı. Sofrada tarhana çorbası, kızarmış tavuk, bulgur pilavı vardı. Üstünde yağ ışıldayan. Hasan o günkü bulgur pilavının kokusunu hiç unutamıyor.
Pencerede bir ışık çaktı söndü, çaktı söndü, çaktı... Sesleri sonradan duydu Hasan, ona öyle geldi. Kurşun sesleri allak bullak etti ortalığı. Bir duman içinde kaldı sofra, anası, babası... Babasının çığlığını duydu. Anası bir kere bağırdı, sonra her şey sustu. Duman çekildiği, Hasan kendine geldiği zaman Anavarza kayalıklarından kurşun sesleri geliyordu, cıv, cıv, cıv... uzayarak, yankılanarak... Köyün içinden de boğuk, uğultuya benzer gürültüler geliyordu. Kanı gördü. Babası yüzüstü kapanmıştı sofraya. Saçları bulgur sahanının içine düşmüştü. Çok kan akıyordu babasından, fışkırır gibi.
İçeri giren adam, adamın yalnız kara, şaşkın gözlerini anımsıyor Hasan, anasını elinden tutmuş, duman içinden çekip almış götürmüştü. Hasan yehrinden hiç kıpırdayamıyordu. Gözünü babasına dikmiş durmadan akan kanını seyreyliyordu. Anavarza kayalıklarından kurşun sesleri, yankılanan uğultular geliyordu. Sonra evin içini birden bire kadınlar erkekler doldurdular çığlık çığlığa. Babasının öldüğünü büyükanası ağlarken anladı. Bir şeyi daha anlamaya çalışıyordu. Bu işler hep anasının yüzünden olmuştu. Sabaha kadar bir köşede büzüldü kaldı. Hiç uyuyamadı. Ömründe ilk olarak uyumuyordu. Uykusuzluğun, uyuyamamanın ne olduğunu ilk olaraktan öğrendi, insanlar gidiyorlar, geliyorlar, ağlıyorlar, bağırıyorlar, bir yer-
(Sayfa 14)
lerde kurşun sesleri, uğultular, bir yalım parçası uzayıp kısalıyor... Uzuyor...
Daha tanyerleri yeni ısınmıştı... Köyün alanına bir ölü getirdiler attılar. Ölümün ölü gözleri dün geceki gibi şaşkınlıkla açılmış öyle ölü ölü bakıp duruyordu. Hasan bu ölüyü tanıyordu. Abbastı bu adamın adı. Anasının köyünden olurdu. Öyle kanlar içinde yatıyordu, köyün orta yerinde. Hasan yeşil sinekleri gördü ilk olarak. Şimdiye kadar bu yeşil sinekleri neden hiç görmemişti. Ölümün kanlarının üstünde dolaşıyorlardı, bir hoş, vızıltısız, yeşil, acı, keskin, bıçak ağzı giibi. Hasan bıçak ağzının keskininden çok ürkerdi. Bir ustura ağzı görse bakamaz, kusacağı gelirdi. Keskin bıçaklar mı, uuuuuuuy! Anasını da getirdiler alana. Amcaları durmadan onu dövüyorlardı.

Yaşar Kemal - Yılanı Öldürseler

Bu yazıya gelenler e-kitap uygulamaları, e-kitap, yaşar kemal, türk edebiyatı, türk edebiyatı klasikleri, ödüllü kitaplar gibi aramalar yapmıştır.

Yaşar Kemal - Yılanı Öldürseler

(Sayfa 7)
Babası öldürüldüğünde Hasan ya altısında, ya yedisindeydi.
Anavarza kayalıklarının üstüne kartallar dönüyordu, kanat kanadı. Çirişsikleri çiçeklerini güneşe uzatmışlardı, ak. Uzaklarda bir bulut bu yana savruluyor, gölgesi bataklık yerini yalayıp Dumlu üstüne kayıp gidiyordu. Çirişsikleri çiçeklerinde arılar, kara, yanardöner arılar, sarıca, bal arıları, boncuklu, mavi arılar... Mavi kengerler dikenlerini kayalıkların arasından som mavi çıkarmışlardı. Hasan kayalıkta bir keklik gibi kayıyordu. Aşağısı, gün doğusu uçurumdu. Başı dönüyordu Hasanın. Uçurumda kartal yuvalarına inmiş, ne bir yumurta, ne de kartal yavrularını bulabilmişti. Onu gören kartallar duvar gibi düz kayalığın yüzünden koskoca kanatlarını çırparak, havayı sallayarak uçuşuyorlardı. Bahar güneşi kayalıkları kızdırmıştı. Kaya aralarında mavi sütleğenler, sarı safranlar, mor üçgül çiçekleri... Kekikler açtı açacaklar, güneşte ağır kokuları ılgıt ılgıt esiyor.
Hasanın son umudu duvarın dibindeki yuvadaydı. Ama bu yuvaya her zaman zor inmişti. Bir keresinde asılı kalmıştı da kayada, nasılsa kurtulmuştu ama, kurtulması çok zor olmuştu. Bir daha da o yuvaya inmemişti. Eğer, o zaman eline o
(Sayfa 8)
eşe inciri kökü geçmemiş olsaydı, ya da kök kopsaydı, yanmıştı, belki aşağısı on minare boyuydu. Daha dibe varmadan paramparça olurdu. Ortalık karmakarış kokuyordu. Hasan böyle bahar güneşinde ortalık karmakarış kokunca, kokuları hiçbir kokuya benzetemeyince, bunu kaya kokusu sanıyordu. Bu koku Anavarza kayalıklarının kokusuydu. Arılar, kertenkeleler, keklik yavruları, yuvaları, kartal yavruları, çıngıraklıyılanlar, okyılanları da böyle kokarlar. Anavarza kayalıklarında insanlar bile böyle bu kaya kokusuyla kokarlar. Hoş, ballı, bayıltıcı bir kokudur bu bahar güneşinde. Anavarza kayalıklarında yağmur da başka türlü kokar, o da ıslak kaya kokar. Bulut da kokar, o da başka başka kokar.
Hasan hep kayalıkların kokusunu anımsar. Bir de bir geceyi, karanlığı, karanlıkta barut kokusunu... Barut kokusu ovada, toprakta başkadır, gecede kayalıklarda başkadır... Gece barut kokuyordu... Gecede, çok uzakta uzuuuuun yankılanan kurşun sesleri, cıv cıv cıv... Cıııııv, diye gecede yankılanıyordu.
Anavarza kayalıkları onun için bu yankılardır, bu kurşun sesleridir, bu kokudur. Anavarza göğünde kanlı kartallar döner. İyi anımsıyor. Onun her zaman en korkunç anısıdır bu kurşunlu gece, bu yankılar, bu sabah sabah kartalların süzülmeleri.
(Sayfa 9)
Çok sıcak vardı. Köydeki herkes tarlaya çalışmaya gitmiş Hasan gitmemişti. İçi sıkılıyordu, ne yapacağını bilemiyordu. Anasına hiç bakamıyordu. Yaşı dokuzdu. Ne bilsin Hasan, herkes öyle diyordu. Anasıyla göz göze gelecek olsun böyle sabahlarda, çıldırıyordu.
Böyle sabahlarda, daha gün doğmadan, anası yayığın ilk tereyağı topağını ona verirdi. Üstü ayran kabarcıklı tereyağını Hasan sıcak tandır ekmeğine sürer, uzak ağaçların altına gider, siner yerdi. Anasına hiç bakamıyordu artık. Ne yüzüne, ne de yürüyüşüne. Anasını görmeyeli hanidir.
Böyle sabahlarda hep hep böyle olurdu. İçi içine sığmaz ne yapacağını edeceğini bilemezdi. Çılgıncasına köyün içinde dolanır dolanır, ondan sonra da ne yaptığını bilemezdi.  Bu kundağı sedefli, değerli tüfeği ona daha yedi yaşında vermişlerdi. Bu tüfekle o gün bugündür vurmadığı canlı kalmamıştı. Önüne gelene ateş ediyordu Hasan, kuşa, keçilere, kartallara, kekliklere, çakallara, serçelere, insanlara... Yaaa, insanlara bile ateş ediyordu Hasan... Üç amcası vardı... Üçü de ona ses çıkarmıyorlardı. Bütün köy akrabaydı... Küçücük bör köydü. Göçebelikten daha yeni çıkmışlardı. Buraya yerleşeli daha çok olmuyordu. Amcalar, babası onun kadarken Binboğalarda sürü sürü koyun güdüyorlarmış. Çobanmışlar, kara çadırları varmış yedi direkli. Her neyse her zaman bu yedi direkli çadırla daha övünüyorlar...
(Sayfa 10)

Ağrı Dağı Efsanesi

Kürt beyleri Ahmedin bu sözlerine kızmadılar, öfkelenmediler. Ağrıdağlılar haklı, dediler. Ama çaresizdi. Paşa atı için her şeyi göze alacaktı.
Paşa Kürt Beylerinden de imdat olmayınca hırsızlığa girişti, asker topladı, Kürt beylerini de yanına alıp Ağrıdağının üstüne yürüdü.
Güz aylarıydı, Ağrıdağı etekleri yangın yeriydi. Kırmızı, mor kayalıklar, ufak, çürük kepir taşları atlarının nalları altında sular gibi çağıldayarak aktı. Bir ikindiüstü Ahmedin köyü olan Sorike geldiler. Köy ıpıssızdı. Bir can bile yoktu. Köyde mola verildi. Evlere ateş verdirdi Paşa sonra da. Yanan bir evden çok yaşlı, ak sakalları ise bulanmış, uzun kaşları gözlerini örtmüş, yepyeni, mavi işlemeli bir şal-şapik giymiş bir yaşlı çıktı Paşanın karşısına. Bu kişi Sofiydi. Paşaya dik dik baktı. Kartal gözleri kıvılcımlıydı.
''Bütün bunlar bir at için mi, Paşa?'' dedi. ''Dünya dünya olalı kim kapısına gelen atı geriye vermiş? Sen bunu bilmez misin Paşa? Sen Osmanlı olmuşsun Paşa. Yoksa bir at için bu işleri başımıza açmaz, evleri yakmaz ocakları söndürmezdin. Ağrının laneti, Ağrının gazabı, Ağrının hışmı senin üstüne olsun Paşa. Babanı tanırım. Yiğit bir beydi. Sen paşa oldun. Sen yozlaştın Paşa. Baban yadigar atı kimseden istemezdi. At, bir dul
(Sayfa 21)
kadının, bir sabi çocuğun, bir hırsızın, bir düşkünün kapısına gelse dursa da istemezdi. Baban Beydi, sen paşa olmuşsun. Ağrının laneti başına olsun.''
Paşa konuşmadı, yalnız:
''Şunun ellerini bağlayın, boynuna bir lale geçirip zindana götürün,'' dedi.
Ağrıdağı eteklerinde, yamaçlarında çok köy vardı. Mahmut Han arkasında Kürt beyleri, beylerin adamları, kendi askerleri köy köy dolaştılar. Hangi köye vardılarsa, o köyü bomboş buldular. Sanki hiçbir köye insan ayağı değmemişti. köyleri boş buldukça Paşa kuduruyor:
''İsyan bayrağı açtılar,'' diyor köpürüyordu.
Paşa çok uzun boylu, kartal burunlu, kara gözlü, kara kıvırcık sakallıydı. Her halinde, davranışında, elini sallayışında, konuşmasında kendine güveni ortaya çıkıyordu. Çok az konuşuyor, hep düşünüyordu. Uzun adımlarla bir heybet gibi yürüyordu. Samur kürkünün içinde terliyordu boyuna.
Iğdır ovasından Başköye geçti. Ahuri koyağına çıktı, oradan Ahuri yaylasına geçti. Hiç kimseyle, ne bir çoban, ne bir yolcuyla, ne bir eşkıyayla karşılaşmadılar. Bir kuş, bir ayı, bir tilki, bir kaplan, hiçbir canlıyla da karşılanmadılar. Dünya ilk kurulduğundaki gibiydi. Siniler sinek yoktu.
Paşa:
''Bulacağım onları,'' dedi. ''Yer yarılıp da yere geçseler bulacağım. Dünyanın öteki ucuna kaçsalar da İrana, Hindistana, Çine Maçine de gitseler bulacağım.''
Yanındaki Kürt beyleri ağızlarını açmıyorlardı. Hepsi dilsiz kesilmişti.
Kış gelip çattı. Atları, kendileri, ağırlıklı askerleri yorulmuştu. Ağrıyı dolanıp küçük Ağrının dibine gelmişlerdi. Paşa sararmış solmuş, halden düşmüştü. Hiçbir canlıyla karşılaşmamaları onu deli etmişti. Artık hiç kimseye bir tek sözcük bile olsun söylemiyordu. Yanındakiler, onun ne istediğini hareketlerinden anlamaya çalışıyorlardı. Ve durmadan Ağrı yöresinde dolaşıp duruyorlardı. Umutsuz.
Kürt beylerinden Molla Kerim yüze gelip Paşaya dedi ki:
(Sayfa 23)
''Paşam, bu Girid dağında biz bundan sonra bin yıl adam arasak da bulamayız. Bu dağlılar saklandıkları zaman öyle bir saklanırlar ki onları şeytan bile bulamaz. Toprak benim başıma,'' dedi.
Paşa gözlerindeki sonsuz kederle onun yüzüne baktı ama, hiçbir şey söylemedi.

E-Kitap İndir

turnalar salınarak geçiyorlar, Van gölüne doğru gidiyorlardı.
Ahmedin hiçbir şeyden haberi yoktu. Ala şafakta içerden bir kaval sesi geliyordu. Sofi bu güzel kaval sesini çok eskilerden bu yana tanırdı. Ahmedin dedesi Sultan Ağa da böylesine kaval çalardı. Babası Resul da... Bu evin erkekleri üstüne kaval çalan bir kişi daha gelmemişti Ağrıdağına. Belki de şu yeryüzüne. Bunu Sofi söylüyorsa doğruydu. Çünkü Sofi bütün şu doğunun, Kafkasın, İranın, Turanın en ünlü kavalcısıydı.
Sofi atın yanına biraz daha yanaştı. Damgayı daha yakından gözden geçirdi. At sanki içerden gelen kaval sesini dinliyordu, kulağını bir iyice vermiş. Ahmet çok eski bir Ağrıdağı türküsünü çalıyordu. Ağrıdağının iflah etmez öfkesini. Bu türküyü tekmil Ağrı kavalcılarına Sofi öğretmişti.
At boynunu sese iyice uzattı. Sofi de... Bu destanı çalmayalı, dinlemeyeli çok oluyordu. Bir koca dağ nasıl da bir kaval sesinde korkunç bir öfkeye geliyordu. Sofi böyle tuhaf, şaşkın şeyler düşünürken, şu insanoğluna akıl ermez, diyordu. Bir incecik kavaldan koskoca, kükremiş bir dağ çıkarıyorlar, diyordu. Şu insanlar, şu dünyada var oldukça her şeye akıl erdirecekler, kartalın uçuşuna, karıncanın yuvasına, ayın, günün doğuşuna, batışına, ölüme, kalıma, her şeye akıl sır erdirecekler. Karanlığa ışığa, her şeye, her şeye akıl erdirecekler, tek insanoğluna güçleri yetmeyecek. Onun sırrına ulaşamayacaklar.
Ve dağ yürüyordu kaval sesinde. Ve uçurumlar, çığlar, ayaz gece, yıldızlar patlıyordu. Ay ışığı patlıyordu. Ve dağ bütün hışmıyla yürüyordu. Terlemiş, soluklanan... Bir ulu dev gibi göğüs geçiriyordu Ağrı. Sofi çok derinden Ağrının soluklandığını duyuyordu. Çok uzak, derin bir uğultu dünyanın ortasına doğru soluklanıyordu. Ahmet çalıyor, dağın soluğu, öfkesi büyüyordu. Böyle zamanlarda Sofi kulağını dağın uğuldayan toprağına dayıyordu. Dağ gittikçe öfkeleniyor, soluğu derinleşiyor, sıklaşıyor, bir iniyor, bir kalkıyor, paramparça oluyor, bütün hışmı, bütün ağırlığıyla dünyanın üstüne çöküyordu. Sonra da dünyayı bir sessizlik kaplıyordu. Her bir yan ıpıssız. Dünya bomboş kalmış, Ağrıdağı başını almış da dünyamızdan çekip gitmiş, kurdunu kuşunu, insanını almış götürmüş, yıldızını,
(Sayfa 14)
ayını, güneşini, esen yelini, yağmurunu karını, çiçeklerini almış götürmüş, şu dünyayı bomboş bırakmıştı. Çölleri dolduran sürmeli ceylan sürülerini de almış götürmüştü. Kavalın sesinde ıssızlık, boşluk donup kalmıştı...
Sonra birden bütün çiçekleri, yıldızları, kokusu, alabalıklı, aydınlık suları, ceylanlı çölleriyle dünya Sofinin gözlerinin önünde yeniden açıldı. Gözlerinin önündeki at başkalaştı. Atın keçe bellemesindeki güneş güneş canlandı. Hayat ağacı yaprak döktü, çiçek açtı.
kavalın sesi bir ara kesildi. Güneş de Ağrının tepesinin ötesinden ucunu kıpkırmızı bir dilim gibi göstermişti.
Sofi kendine geldi. Bir ata baktı, bir kapıya. At da başını kaldırdı, iri kederli gözleriyle Sofiye baktı. Sofinin yüreğine belirsiz bir korku girdi:
''Ahmet, Ahmet'' diye bağırdı.
Ahmet Sofinin sesini tanıdı, kapıya yürüdü, açtı:
''Buyur dayı,'' dedi.
Atı görünce önce şaşırdı. Sonra bir ata, bir Sofiye baktı.
Sofi:
''Konuğun kim Ahmet?'' diye sordu. ''Hoş geldi safalar getirdi.''
Ahmet:
''Konuğum yok,'' diye karşılık verdi.
İkisi de ata baktılar.
At kapıdan uzaklaştı, evi bir kere döndü geldi kapıda gene durdu. Uzun, sallı bir attı. Kulakları sivri, dikilmiş. Başını havaya kaldırdı, kişner gibi yaptı, kişnemedi.
Ahmedin evi bir kayanı dibindeydi. Yontulmamış kırmızı kayalardan örülmüştü. Kapısı genişti ve bir tek penceresi vardı.
Sofi düşündü. Ahmet de düşündü.
Sofi:
''Bu at senin kısmetindir,'' dedi.
''Öyledir,'' dedi Ahmet. ''Mademki gelmiş, kapıda durmuş. Ama bu at kimin atı?''
Sofi:
(Sayfa 16)
''Keçesinde damgası var. Bir yerlerden, çok eski zamanlardan gözüm ısırıyor bu damgayı. Bir belalı, bir kokulu yerin damgası olsa gerek. Ama kimin olursa olsun, bu at senin. Kapına haktan armağan geldi.''
''Haktan...'' dedi Ahmet.
Bir sevinç mi, bir bela mı ?
Ahmedin yüzüne düşen gölge Sofinin gözünden kaçmadı.
''Kimin olursa olsun bu at senindir.Yalnız, şu damgayı gözüm ısırıyor. Çok eski günlerden kalma bir damga.''
Bir de böyle koşumları olan at şunun bunun atı olmazdı.
''Çok düşünme, atı al, şu aşağı yola bırak gel. At bir daha kapına gelirse, al gene götür. Bunu üç kere böyle yap,'' dedi Sofi. ''At gene gelirse bu senin atındır. Atın sahibi bey de olsa, paşa da, Osmanlı padişahı, Acem Şahı da olsa, Köroğlu da olsa, kelleni verir de bu atı vermezsin. Ve hem de veremeyiz.''
Gün doğdu, sırmalanmış bulutlar açıldı, karların üstüne ışıltılı bir ışık dumanı çöktü. Ahmet atı tuttu, at uysaldı, üstüne bindi aşağılara sürdü. Atı bıraktı, döndü. Döndü ki ne görsün, at Sofinin yanında duruyor. Bunu üç kere yineledi.
''Başa gelen çekilir, dayı,'' dedi Ahmet.
Nasıl olsa bu atın sahibi bir gün atını arayacaktı. Kim olursa olsun artık Ahmet atı ona veremezdi. Kellesini verir de atı ona vermezdi.
Atı ahıra çekti. Hem sevinçli, hem korkuluydu. Kendini bildi bileli böyle güzel bir at görmemişti.
Sofi:
''Atın sahibi bir sütsüz çıkar da ille de atımı isterim derse dövüş olacak. Ağrının başı kızarsa dünyayla dövüşür,'' diye sevinçlendi.
Ahmet ona katıldı:
''Dövüşür,'' dedi.
Ahmedin kapısına bir küheylanın gelip durduğunu önce bütün köy duydu. Gelip atı gördüler. Sonra yakın köyler, sonra tekmil Ağrı yöresi duydu, gelip atı gördüler. Az bir zamanda atın ünü İrana, Turana ulaştı. Bu hali, Ahmedin başına gelip konan devlet kuşunu türlü türlü yorumladılar. Kimi hayra yordu, kimi şerre...
(Sayfa 17)
Sonra aşağıdaki ovadan, Karakiliseden, Gihadinden, Iğdırdan Kürt Beyleri duydular, atı görmeye geldiler, Ahmedin talihine gıpte ettiler.
Uzun bir süre atın sahibinden haber çıkmadı.
Ahmet atına binip, yarenlerini yanına alıp İran toprağına talana gidiyor, maldan mal, koyundan koyun, attan at sürüp getiriyordu. Ağrıdağına.
Ama kuşku içindeydi. Bu atın sahibi kimse bir gün ortaya çıkacaktı. Bu kişi kimdi acaba? Belki gözü kanlı, dediğinden dönmez bir Beydi. Belki de pısırığın birisi.
Aradan altı ay geçti. Ahmet korkusunu da, kuşkusunu da, büyük sevincini de unuttu.
Bir gün, bir sabah vakti, güneş gelmiş Ağrıdağının böğrüsüne kıpkırmızı donmuş oturmuşken Sofi değneğine basa basa, ak uzun sakalı titreyerek Ahmede geldi:
''Duydun mu Ahmet?'' diye sordu.
''Duydum,'' dedi.
''Beyazıt Paşası Mahmut Han atını arıyormuş.''
Ahmet:
''Duydum,'' dedi.
''Atı getirene beş at, bir de elli altın verecekmiş.''
''Bele,'' dedi.
''Atı kimin evinde, kimin elinde bulursa onun kellesini vuracakmış.''
Ahmet:
''Ne yapalım, at benim kısmetimdir,'' dedi.
''Ordusunu çekip gelecek üstümüze.''
''At benim kısmetimdir.''
''Mahmut Han zalim bir paşadır.''
''At benim kısmetimdir.''
''Mahmut Hanla başa çıkılmaz.''
''At bana haktan yadigardır.''
''Mahmut Han hakkı, yadigarı bilemez. O, Osmanlı olmuştur.''
''At bana yadigardır.''
Aradan bir ay geçti geçmedi, Mahmut Hanım adamları Ahmedin evine geldiler:
(Sayfa 18)
''Paşa diyor ki,'' dediler, ''attan at, maldan mal, paradan para beğensin, dedi,'' dediler. ''Bes atımı versin. Mademki atım kaçmış gitmiş onun kapısında durmuş, ne isterse ona veririm.''
Ahmet:
''Han bilmez mi ki at bana yadigardır. Yadigar gelen at kimseye verilmez. Baş verilir, at verilmez, Paşa bunu bilmez mi?''
''Paşa bunu bilir ama, gene de atını ister. O at da ona yadigardır. Kardeşi kadar sevdiği Zilan Beyinden yadigardır.''
Ahmet:
''Paşa dedi ki arkasındaki ulu dağa, başındaki birkaç ipsize güvenmesin, Dağını da, başındakileri de yerle bir ederim, dedi. Hem de eder,'' dediler.
Ahmet bir daha konuşmadı. Sofi de konuşmadı. Paşanın adamları eli boş öfkeli oradan ayrıldılar.
Komşular, yakın köyler, gözü kanlı Kürt beyleri Ahmedin başına toplandılar.
''Kim görmüş ki,'' dediler, ''kim görmüş ki haktan yadigar gelmiş at, Bey de olsa, paşa da olsa sahibine geri verile!''
Ahmet:
''Kim görmüş ki,'' dedi, başka bir şey demedi.
Paşa sonucu böyle ummuyordu. Ahmedin karşılığı gelir gelmez öfkeden delirdi. Paşa geleneği biliyordu. Osmanlı padişahının, Acem Şahının atı gelse de kendi sarayının kapısında dursa, ölümü göze alır da atı onlara geri vermezdi. Veremezdi ama, şu Ahmet şu dağlı parçası da kim oluyordu?
Atını alacaktı. Konağı velveleye verdi. Adamlarını, kumandanlarını topladı, bir karara varamadılar. Bu at yüzünden bütün Ağrıdağı ona karşı duracaktı. Ahmet yalnız değildi.
Kendisine dost, bir dediğini iki etmeyen Kürt beylerini saraya çağırdı. Vanın, Patnosun, Süphan dağının, Muşun, Bitlisin beyleri güzel atlara binmiş geldiler. Mahmut Han büyük toyluk eyledi. Konuklarını şimdiye kadar görmedikleri bir biçimde ağırladı. Sonra da divanı kurdu, onlara olan biteni, başındaki belayı anlattı.
(Sayfa 19)
''Bir dağlı, bir talancı, bir çocuk, daha bıyığı bitmemiş, benim atımı çaldı, bana hakarette,'' diyordu.
Paşaya hiç kimse yadigarı anlatamadı. Bütün Ağrıdağı insanlarının kellesi gider de, bu at bu saraya bir daha dönemez, diyemediler. Hep sustular. Onlar sustukça Paşa öfkelendi. Ve sözünü kesti attı:
''Bu atı sizden isterim,'' dedi.
Kürt beyleri istemeyerek, Ahmede, Ağrıdağı insanlarına umucu gönderdiler. Ahmet atı onlara da vermedi. Bir de zehir zıkkım bir söz gönderdi. Onlar bilmiyorlar mı ki yadigar gelmiş, gelmiş de kapıda durmuş, üç kere götürülüp bırakılmış, sonra da geri dönmüş bir at kimseye verilemez? Bu at benim değil, gelmiş Ağrıdağının başına konmuş. Onlar ki bey olmuşlar, nasıl dilleri varır da bizim atımızı isterler? Onlar bey değil, Paşaya kul olmuşlar, dedi.